Archive for August, 2016

Birleşik Krallık olimpiyat takımı 60’tan fazla madalya kazanıp madalya sıralamasında ikinciliğe yerleşince milletçe mutlu olduk. Her ne kadar bu ilişkiyi nasıl ölçebildiklerini anlamasam da bu mutluluk belli ki ticarete yaramış ve tüketim artmış. Tüketim harcamaları son iki ayda da artmış durumda. Bunu da Brexit (referandumda AB’den çıkış) kararına ilişkilendiriyor analizciler. (Ya biz analiz bilmiyoruz ya da birileri kafa buluyor fena halde.)

AB’den çıkış kararı çıplak gözle görülür bir biçimde ekonomiye ve insanların hayatına doğrudan olumsuz bir etki yaptı. Bu etkiyi yok saymak isteyen AB’den çıkış taraftarları ‘Birleşik Krallık’ın net zenginliği son iki yılda yüzde 4 kadar arttı’ gibi veriler kullanıyorlar. Buradaki sorun bu zenginliğin alıcısı olmadığı takdirde anlamsız olduğu. Bu net zenginliğin üçte ikisi emlak; yani içinde oturduğumuz evler, çalıştığımız işyerleri.

Emlak piyasasındaki durgunluk ise aylardır konuşuluyor. Brexit’in oraya yansıması genel olarak insanların satıştan vazgeçmesi şeklinde olmuş. Yani fiyatların düşeceğinden korkan mülk sahipleri piyasaya girmiyorlar. Net zenginlik de böyle: mülk var ve yüksek değer biçmişsiniz ancak ne satışa koyuyorsunuz ne de ortada alıcı var.

Brexit’in sıradan insanlar olarak bizim hayatımıza ve küçük işletmelere etkisi referandum sabahı görüldü ve ondan bu yana da kötüleşti. Çıkış kararının ardından Sterlin yaklaşık yüzde 12 dolayında değer kaybetti. Referandumdan iki ay sonra, bugün, eğer ortada biraz olsun umut kırıntısı varsa nedeni AB’den çıkış kararının zafer sarhoşluğu ve halkımıza aşıladığı yüksek güven falan değil, AB’den çıkışın o kadar kolay ve çabuk olmayacağının anlaşılması. Hatta belki de bu çıkışın hiçbir zaman olmayacağı yönünde bir kanaat oluşmaya başlaması.

Brexit kararının hiçbir zaman hayata geçirilemeyeceği fikri son iki ayda siyasette gördüğümüz muhteşem manevralardan da belli diye düşünüyorum. Neler olduğunu kısaca hatırlayalım. Eski başbakan Cameron ihale kendisine kalmasın diye referandum sabahında istifa etti. Brexit savunucuları Boris Johnson, Michael Gove ve Farage akabinde istifa ettiler. Yeni başbakan Theresa May kararın tanındığını ve uygulanacağını söyledikten sonra ‘ayrılıkçı’ ekibi bu işe koştu. Erdoğan’a yazdığı keçili hakaret şiiriyle hatırlayacağınız Boris Johnson dışişlerinden sorumlu bakan oldu.

AB Türkiye ilişkileri

Genel seçimler 2020’de olmasına karşın hiçbir siyasetçinin göze almak istemediği bir bela Brexit. Daha sadece bir tavsiye kararı iken bile Sterlin’e yüzde 12 darbe vuran bu işin altına elini koyan herkes ezilecek. Muhafazakâr Parti’nin bir zenginler kulübü olduğu da hatırlayalım. Ticaretinin yüzde 50’den fazlası AB ile olan Britanya’nın işadamlarının merkezi rol aldığı bu parti liderliğinde AB’den çıkışı zor görünüyor.

Bunun da ötesinde süreç zaten çetrefil. Referandum kararının parlamentonun iki kamarasında sırayla onaylanması gerekiyor ve hem milletvekillerinin hem de lordların ezici çoğunluğu AB’de kalma yanlısıydı. Yani sadece tavsiye niteliği olan referandum kararını onaylamayabilirler. Hele ekonomik etkiler işsizlik ve enflasyon olarak seçmenlerin damarına basarsa bu çıkış kararı iyice yalan olabilir.

Hemen hemen herkes yeni bir referandum yapılırsa çoğunluğun AB’de kalma yönünde oy vereceğini tahmin ediyor. İnsanların, özellikle de kuzeyin yoksul şehirlerindekilerin, siyasi eliti cezalandırmak için AB’den çıkış yönünde oy verdiği tahmin ediliyor. Ayrıca çıkalım diyenlerin önemli bir kısmının da pişman olduğuna dair ipuçları var.

Yeni bir referandum yapmak ise en az Brexit kararını uygulamak kadar tehlikeli ve siyasi intihar. Ne iktidardaki Muhafazakârlar ne de İşçi Partisi bunu yapmaya cesaret edebilir. Sine-i millete dönebilmek için daha uzun bir zaman geçmesi gerek.

Şimdilik bu yönde çok emare görüyoruz. İşçi Partisi bu konuya hem pek girmiyor hem de milletvekillerinin başını çektiği parti içi sağ muhalefet Corbyn’e karşı darbe ile meşgul. Onlar kendilerine gelene dek muhtemelen 2020 seçimleri geçmiş olacak.

Muhafazakarlar ise ayak sürüme modunda. AB’den çıkış için düğmeye basmak anlamına gelen Lizbon Anlaşması 50. Madde’nin hayata işleme konması için kimse acele etmiyor. Bunun için 2017, hatta 2018’e dek beklenebileceği de konuşuluyor. Ondan sonra iki yıl süreceği beklenen müzakereler de ayrı bir muamma. 2020’de hâlâ AB diye bir şey olacak mı diye soranlar da var.

İngiliz parlamentosunda milletvekili ya da kabine de bakan olsanız herhalde en çok arzu ettiğiniz şey bu referandumun sadece bir kâbus olması olurdu. Ancak Britanya gerçek, Freelonia hayal ve kimse de uykuda değil.

İyi haftalar ve bol şanslar.

* This article was first published in BirGun: http://www.birgun.net/haber-detay/belki-de-ab-den-hic-cikmayacagiz-125098.html

** İbrahim Sirkeci Londra Regent’s Üniversitesi’nde Ulusötesi Çalışmalar ve Pazarlama Profesörü olarak görev yapmaktadır.

Advertisements

Bir süredir göğüslediğimiz ekonomik krizin en ağır İngiltere’de hissedileceği tahminleri malumunuz. Geçen hafta bu krizin banka kredisiyle ev sahibi olanları kötü duruma sokmaktan daha ağır etkileri olacağı ve toplumsal çatışmaya yolaçacağının ilk örneklerini görmeye başladık. 22 rafineri ve enerji merkezinde çalışanlar, yabancı işçilerin istihdam edilmesine karşı eylemlere başladı.

Gerilim, ülkenin orta kuzey doğusunda, Lincolnshire’da, Fransız petrol şirketi Total’e ait bir rafineri inşasında sözleşme gereği yabancı işçilerin istihdam edilecek olması. Hikaye biraz karışık. Elden ele devredilen rafineri inşa ihalesi önce Amerika Jacobs şirketine verildi. Daha sonra Jacobs, projenin bir kısmını İtalyan fırması IREM’e ihale etti. IREM’in sözleşmesine göre 2009 yılında tamamlanması gereken projede halihazırda ellerinde bulunan kadrolu İtalyan ve Portekizli elemanların çalışacağı ortaya çıkınca olay çıktı. Projede yaklaşık 100 yabancı işçi çalışıyor ve bu sayının toplamda 400’e çıkması bekleniyor. Total’e göre halihazırda 1000 kadar İngiliz işçi de projede çalışmakta.

Meselenin özünde Gordon Brown’ın, başbakan olduğunda yaptığı talihsiz bir vaat yatıyor. Brown, 2007’de ‘Britanya işleri Britanyalılara’ diyerek, bu yönde desteksiz bir atış yapmıştı. Desteksiz atış çünkü ülkenin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na girdiği 1973 yılından bu yana işverenlerin AB içinde istihdam ve işçi kaydırmaları açısından herhangi bir ulusal sınırlamanın olamayacağı biliniyor. AB’nin doğu Avrupa genişlemesi sırasında geçici sınırlamalar konulmuşsa da bunlar genel kuralın değiştiği anlamına gelmiyor.

Gordon Brown ve İşçi Partisi için kriz ortamında yükselen yabancı düşmanlığına paralel olarak bu tarz sözler verilmesi kısa vadede seçmenlerin gözünü boyasa da uzun vadede ülke için ciddi tehdit oluşturuyor. Çalışma Bakanı McFadden, protesto grevlerinin yasadışı olduğunu ifade ederken, Gordon Brown ise insanların iş bulmaları için ellerinden geleni yapacaklarını belirtti. Lord Mandelson ise korumacılığın, krizi buhrana çevireceğini belirterek protestolara set çekmek istedi.

Bazı sendikalar, grevlerin AB yasaları çerçevesinde dayanağının olmadığını bilmelerine karşın duruma sempatiyle yaklaştıklarını ifade ettiler. Yine her zaman vurguladığım karşılıklılık durumunu hatırlamakta fayda var. AB içinde ve dışında işçi hareketleri genelde iki yönlü. Bazı dönemlerde İngiltere’den başka ülkelere gidip çalışanlar daha fazla olurken bazı dönemlerde de tersi olabiliyor. Sendikaların genel olarak işsizliğe karşı siyaset ve eylem yapması muhakkak ki önemli, ancak bu siyaseti yabancı düşmanlığı üzerinden geliştirmek, uluslararası işçi hareketine ağır bir darbe olacaktır.

Tarihsel deneyim kriz dönemlerinde uluslararası göç baskısının arttığını ve eşzamanlı olarak da göç alan ülkelere girişin sınırlanma eğiliminde olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda da yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın arttığını görüyoruz.

İngiltere pek tabii ki bunlardan azade değil. Milliyetci Cephe, Bağımsızlık Partisi gibi bazı siyasi partilerin çabucak bu tarz protestoların kuyruğuna takılması anlaşılabilir. Ancak sorumluluk ve sağduyu sahibi çevrelerin bu tarz yabancı düşmanlığı eksenli grevlerin ve takip edecek olası şiddet olaylarının önüne geceçek politikalar ve söylemler geliştirmesi zorunlu.

Lincolnshire’da Portekizli işçilere saldırı, Lisbon’da İngiliz işçilere saldırıyı tetikleyebilir. Avrupa genelinde bu tarz bir siyasetin gelişmesi AB yi savaş alanına çevirme potansiyeline sahip. Bu tarz bir kamplaşmada ‘Kasımpaşa tipi’ muhalefetin de neler yapabileceğini unutmamak gerek. Sonuç her zaman ‘bi daha da gelmem buralara’ biçiminde tezahür etmeyebilir. Ne de olsa ‘linçperver’ bir millet olduğumuzun kanıtları ortada.

Sendika proje kapsamında yaratılan işlerin yüzde 50’sinin İngilizlere verilmesini talep etti ve şirket de kabaca bu talebe karşılık gelen bir teklif getirdi. Bunun protestoları tamamen sona erdirip erdirmeyeceğini kestirmek zor ama bir takım taşları yerinden oynatacağı kesin. Avrupa Birliği bir kez daha sorgulanacak.

İngiltere’de son 20 yılın en soğuk kışını yaşadığımız bu günlerde, umarım bu rafineri grevleri zaten sevimsizleşen yabancı düşmanlığı ortamını daha fazla germeden sonuçlanır. Sendikalara da bu gemide İtalyan, Portekiz ve diğer ülkelerin işçileriyle birlikte seyrettiğimizi bir kez daha hatırlatmakta fayda var.

Geçen hafta İtalya’da yakılan Hintli göçmenlerin de vebalinin hepimizin boynuna olduğunu unutmamak gerek.

* This article was first published in BirGun: http://www.birgun.net/haber-detay/irkci-film-islamci-tehdit-ve-saskinlik-12080.html

** İbrahim Sirkeci Londra Regent’s Üniversitesi’nde Ulusötesi Çalışmalar ve Pazarlama Profesörü olarak görev yapmaktadır.

Pazar yazısı yazmanın en rahat yanlarından biri sanırım alan serbestisi vermesi. Bu hafta bu serbesti sayesinde bir spor yazısı yazayım. Bir haftadır memleketim Buca’dayım. Buca’nın Levanten köşkleri, üzüm bağlarının hayaletleri, ve nüfusunun dörtte birinin ecnebi kökenli olduğu kozmopolit geçmişinden bugün eser yok. Buca’nın 12 Eylül’den hemen sonra kurulmuş bir de devasa üniversitesi var. Bilumum ekşi ve tatlı sözlüklerden Buca’nın ve Buca Üniversitesi’nin çok olumlu anılar çağrıştırmadığı görülse de, ben Buca’nın sevimli ve şirin bulunacak yanları olduğunu düşünürüm. Epeydir kullanılmayan tren istasyonu, Forbes Köşkü, haraları bunlardandır mesela. İzmir’in köşkleri, kiliseleri ve levanten sayfiye geçmişiyle pek bilinmeyen bu ilçesinin bu yıl bir de gurur duyabileceği bir spor kulübü var: Bucaspor.


‘Bucaspor mucizesi’ gibi klişe ve de gerçeği yansıtmayan bir başlık atabilirdim. Ancak ortaya koyulan başarının sıradan, olması gereken bir ahlak ve içten bir ilgiden kaynaklandığını düşünüyorum. Bucaspor futbol takımı birinci lig yolunda, adına uygun şekilde ‘fırtına’ gibi eserek ilerliyor. Bunu biraz daha anlatacağım ancak bunun da ötesinde bizim mahallenin takımı Bucaspor’u sessiz sedasız pek çok alandaki başarılarından dolayı da kutlamak gerek. Bucaspor Genç ve Bucaspor Futbol Akademisi uluslararası ve ulusal başarılara imza atmış ve spora ilgili gençler için bir çekim noktası olmuş.
11 yaş altı futbol takımları kendi düzenledikleri turnuvada biraz öne geçmişler ancak daha önemlisi Avrupa’dan ve Türkiye’den ekipleri Buca’da buluşturmuş ve amatör futbol keyfi yaşatmışlar. Yıllardır altyapıya ciddi bir biçimde eğilen Bucaspor için bu çabaların mutlaka bir karşılığı olacaktır.
Bir başka önemli amatör başarı ise Bucaspor’un kadın futbolunda öne çıkması. Bayanlar birinci liginin en önemli üç takımından biri olmuşlar ve şampiyonluk kovalıyorlar. İzmir’in görece daha tutucu olduğunu düşündüğüm Buca’sında kızların bu başarısı da önemli bir zenginliktir diye düşünüyorum.
Bucalı kızların kulüpteki ağırlığı bununla sınırlı değil. Basketboldaki dört takımı da amatör kızlardan ve yıllardır İzmir şampiyonluğuna resmen ambargo koymuşlar. Amatör voleybol takımı da kızların elinde.
Bucaspor’da erkek takımları sadece futbol branşında varlar. Keza onlar da çok başarılı ve de profesyonel futbolu neredeyse amatöre çevirdiler. İkinci lig futbolunu amatöre çevirdiğinden bu yana da fırtına gibi esiyorlar ligde. Takım maddi sıkıntı yaşamaya başladığında futbolcular ve teknik ekip futboldan daha çok keyif almaya başlamış olmalılar ki 2009 yılında hiç yenilmeyen takım Türkiye liglerinin en başarılı ve en golcü takımı oluvermiş. Oynadığı 33 maçta 84 gol atmış ve 73 puan toplamışlar. 2009’un önemli bir kısmında maaşlarını ve primlerini alamamış Bucaspor mucizesi futbolda hâlâ amatör ruh olduğunun bir işareti. Bu arada, futbol emekçilerinin mağduriyeti elbette üzücü bir durum ve umarım önümüzdeki haftalarda erken gelecek şampiyonluk maddi sorunları aşmaya yardımcı olacaktır.
Geçen hafta yeni stadına, Buca Arena’ya maça gittim. 8 bin kişilik stad tıklım tıklımdı. Hakemin biraz terörize ettiği maç güzeldi, goller ve mücadele kaliteliydi ama çirkin bitti. Geçen haftanın facia derbisine beş çekerdi sahadaki futbol. Hem saha içinde çirkinlikler oldu hem de iki saate yakın gayet ‘seviyeli’ bir tezahüratın hâkim olduğu tribünlerden para, pet şişe ve küfür yağdı sahaya. Ama yine de şenlikli ve türbanlı türbansız kadınları, erkekleri ve çocuklarıyla Bucaspor tribünleri görülmeye değerdi. Biraz daha akıllı olsalar her şey daha güzel olacak.
Bu arada not edeyim; Bucaspor’un çeşitli genç takımları da mahalli amatör liglerde başa güreşiyorlar. Buca’da bir şeylerin doğru yapıldığına dair ciddi sinyaller alıyorum. Forza Buca! Forza amatör sporlar!

* This article was first published in BirGun: http://www.birgun.net/haber-detay/bucaspor-ve-amator-ruh-12089.html

** İbrahim Sirkeci Londra Regent’s Üniversitesi’nde Ulusötesi Çalışmalar ve Pazarlama Profesörü olarak görev yapmaktadır.

Yurtiçindeki çocuk bayramından yurtdışına döndüğümde bizim memlekette ne bayram vardı ne de bahar. Maliye işlerinden pek anlamam ancak bu hafta açıklanan kriz bütçesi İngiltere’nin bir süre daha İskoç Gordon tarafından yönetileceğini gösteriyor. Belki de İngiltere’nin işçi bayramı bundan ibarettir. Beklendiği üzere Alistair Darling tarafından açıklanan bütçe ülke tarihinin en büyük borçlanma oranını ve bütçe açığını öngörerek rekor kırdı. Ve parlak oğlan Cameron’un hâlâ söyleyecek ikna edici bir şeyi yok.
Irak savaşı, iç güvenlik sorunları, göçün ‘önlenemez’ yükselişi, dürüst ve şeffaf olamama, tasfiyeler, 12 yıldır iktidarda olmanın dayanılmaz hafifliği, Gordon Brown’ın en sıkıcı başbakanlar liginde başa güreşmesi … Bunların hepsi İşçi Partisi’nin gitme vaktinin geldiğini gösteriyordu. Geçen yıla kadar kime sorsanız bu iş bitti. Genç lider, modern, sportif aktif David Cameron’la Muhafazakârların iktidara geleceğini söylerdi.
Bugünlerde ise beklenmediğini çok da söyleyemeyeceğimiz kriz İşçi Partisi lehine fırsata çevrilmiş görünüyor. Brown’ın ekonomi yönetimindeki tecrübesi, uluslararası kriz yönetimindeki liderlik şovları hep İşçi Partisi’nin işine yaradı.
Darling’in bavulundan çıkanların savunulacak yanı yoktu; o da savunmadı zaten. Sadece krizin başka ülkelerde daha ağır olduğunu anlattı. Yani başkalarının acısından yoksulluğundan keyif alıp teselli bulacağız. Almanya’nın ihracatı yüzde 21, Japonya’nın yüzde 45 azalırken Britanya’nınki sadece yüzde 14 azalmış. Ne büyük rahatlama. Ama önümüzdeki 20 yılda dünya ekonomisi büyürse bizim ekonomi de büyüyecekmiş ve dünya lideri olacakmışız. Velevki inandık. Ancak muhalefet İşçi Partisi’nin omurgasızlığına sahip olmasa gerek ki kolayca kabuk değiştirip başka bir şey olamıyor. Dolayısıyla aynı eski plağı çalıyor; vergileri düşürücez, zenginleri rahatlatacağız demekten öteye geçemiyorlar.
Bütçeye bakarsanız neredeyse sosyalizm gelmiş; en azından nüfusun bir kısmına. Sigara, alkollü içecekler her yerde olduğu gibi ilk vurgunu yiyen kalemler. Geliri 100 bin Sterlin’i geçenlerin de vergi oranı yüzde 45’ten 50’ye çıkacak.
Radyoda muhafazakâr lider David Cameron ile bir röportaj dinledim. Röportajı yapan gazeteci bütçeyle ilgili Cameron’ın ne yapacağını soruyor. Cameron “kamu harcamalarını azaltacağız” diyor. Muhabir sıkıştırıyor “nasıl yapacaksınız?” Yanıt “harcamayarak”. Herhalde halkla ilişkiler ekibi daha fazla birşey söylememesini istemiş Cameron’dan. Çünkü biraz açıklamaya kalksa diyecek ki “ulusal sağlık sistemine yatırım yapmayacağız”, “yüksek gelir grubunun vergilerini düşüreceğiz”, “işletme vergilerini düşüreceğiz”.
Muhalefet partisinin eli kolu bağlı kalmış durumda. Cameron’ın tek söyleyebildiği yüzde 50 vergi oranını düşürecekleri. Ama bu yüzde 50 oranının geliri 150 bin Sterlin’in üzerinde olanlara uygulandığını açıklayamıyor. O da farkında nüfusun yüzde 1’inden azını oluşturan bu bol gelirli grubun oylarıyla seçilmesi mümkün değil. Bu da her ne kadar ekonomi kötü de gitse geniş ve yoksul halk kesimleri, çok büyük hatalar yapılmadıkça, İşçi Partisi’ni tercih etmeye devam edeceklerdir. Sonuçta Darling’in konuşması düşük gelirlilere yönelik bir dizi yardım sözü vermiş durumda. Krizden önce de sonra da ve her daim kriz de olan kesim için Brown’a bir ders verme ihtiyacı olsa da şimdilik öyle ciddi bir sol muhalefetten eser yok. Belki Muhafazakâr parti, Tony Blair’in ‘yeni İşçi Partisi’ gibi bir manevra ile kabuk değiştirirse şansları olabilir. Yoksa zenginlerin vergilerini azaltacağım diyerek işsizliğin hızla arttığı bu kriz ortamında başarı şansları yok.
Bu arada İngiltere’de mali yılın niçin Nisan’da başladığına dair de kısa bir not:
Eski takvime göre 25 Mart’ta başlayan yıldan Gregoryen takvime geçildiğinde 11 günlük vergi ve kira gelirlerini kaybetmek istemeyen toprak sahipleri için 6 Nisan mali yıl başlangıcı olarak belirlenmiş ve pratik yararlarından dolayı da öylece kalmış.
Son söz sorusu: Acaba büyüme hedeflemeyen bütçeler planlanamaz mı?

* This article was first published in BirGun: http://www.birgun.net/haber-detay/butce-ve-isci-partisi-bayrami-12090.html

** İbrahim Sirkeci Londra Regent’s Üniversitesi’nde Ulusötesi Çalışmalar ve Pazarlama Profesörü olarak görev yapmaktadır.

James Bond ve MI5’ten yani İngiliz Gizli Servisi’nden bahsediyorum. Arada yazıyorum, siyaset tuhaf dayanışmaları zorunlu kılabiliyor. Gizli servisin eski patronu Stella Rimington, İspanyol gazetesine verdiği röportajla gündeme geldi. Emekli şef hükümetin özgürlükleri kısıtlayıcı kanunları geçirmek için terörü kullandığını ve anti-terör yasalarının amacı aştığını söyledi.

Stella teyzenin emeklilik röportajı, genel duruma çok uygun olarak İspanya’dan geliyor. İngiliz emeklilerin favori mekânı. Gerçi avro-sterlin paritesi altüst olunca bir kısmı geri kaçtı, İngiltere daha ucuz diye. Neyse, Stella hani yaşlandıkça daha çok camiye giden ihtiyarlar gibi, bir nevi İngiliz dini diyebileceğimiz özgürlükler meselesine sardı. Sağ olsun tabii ki hakkını yemeyelim. Memlekette bu işi ciddiye alan bir Lordlar kaldı bir de Stella Rimington.

Rimington da Lordlar gibi 42 günlük gözaltı süresine karşı çıkmıştı. İspanyol gazetesine verdiği demeçte Rimington devletin kişilerin özel hayatına saygılı olmasının iyi olacağını söyleyip eklemiş ‘ABD de Guantanamo ve işkence işini çok abarttı’. Kendisini alkışlıyoruz. Onca yıldan sonra hümanist olup beygir resimleri çizen bir darbe generalini hatırlar gibi oldum. Neredeyse CIA’ye her daim yamaklık yapan MI5’i Dam Rimington’ın yönetmemiş olacağını düşüneceğiz.

Rimington 73 yaşına gelince emeklilik günlerinin geniş zamanlarından istifade edip biraz düşünmüş ve ‘Belki de hükümetin yaptıkları bizim yararımıza değil’ diye idrak edivermiş. Mucizevi bir beyin fırtınası Rimington, artık emekli olduğum için hükümetin bazı kararlarına karşı olabileceğimi hissediyorum buyurmuş. Çok zekice, şimdi sıradan bir vatandaş olarak tüm yetkini kullan hükümeti durdurmak için!

Hükümetin, sivil hakları ve özgürlükleri kısıtlamak için insanları korkutmak yerine bunun riskler taşıdığını kabul etmesi daha iyi olurmuş. Neticede terörün amacı da insanları böyle bir korku içinde ve polis devletinde yaşatmakmış! Belli ki 1967’de gizli servise çalışmaya başlayan Stella için bütün bunları anlamak için 40 yıl gerekmiş. Allahtan, normal insanlar olarak bizler bütün bu polis devleti hamlelerini gizli serviste 40 yıl çalışmamıza gerek kalmadan anlayabiliyoruz.

Dedim ya hakkını yemeyelim. Stella’nın bu açıklamaları en azından konunun yeniden gündeme gelmesini sağladı. Bu iyi bir şey çünkü, genel olarak, azıcık da olsa ar sahibi İngiliz bakanları bu konular gündeme gelince kızarıp bozarıp biraz utanıyorlar. Hele bir de içeriden biri konuşursa daha etkili oluyor. Stella’nın, bakanlar özel hayata karışıyor ve anti-terör adına polis devleti yaratılıyor açıklamasının hemen ardından gelen içişleri bakanlığının ‘hayır biz öyle şeyler yapmayız’ tonundan yanıtı da bunun göstergesi. Sokaklardaki 4 milyon(!) gözetleme kamerası bunun tersini söylüyor olsa da! Hükümetin son yasa tasarısı da üzerine cila.

Eğer kabul edilirse polis herkesin tüm e-posta, telefon, internet sohbetlerinin hepsini kaydedip inceleyebilecek. George Orwell yaşasaydı bir an için boş bulunup gözleri dolardı; bu kadar zengin bir yapımcı yönetmen (İngiliz -derin- devleti) eserini hayata geçiriyor diye!..

Kıssadan hisse, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler bu tür anti-terör yasalarına mal bulmuş mağribi gibi saldırdı 2001’den bu yana. Uyanık olun, bunun içinde AB üyeleri olduğu gibi bazı ‘aday’ ülkeler de vardı!

Bu arada hükümetin bu politikalarının terörizme hizmet ettiği ve yeni intihar bombacıları yaratacağını iddia edenler için önceki gün geçen bir haberi hatırlamak gerek: Çocuk, Okul ve Aile Bakanlığı’nın yeni kabul ettiği bir eğitim paketinin içinde ilkokul çocuklarına şiddet ve teröre karşı hazırlıklı olmaları için terörist gibi, ya da intihar bombacısı gibi düşünme tatbikatları yaptırılacakmış.

Bu eşi bulunmaz eğitim programı sanırım herhangi bir devlet ile onun suçladığı ‘terör’ örgütleri arasındaki farkın en aza indiği ‘özel’ durumlardan biri. Eh artık Filistinli ve Iraklı bombacılara da pekiyi vermek icap eder. İyi pazarlar.

* This article was first published in BirGun: http://www.birgun.net/haber-detay/bond-un-eski-patronundan-polis-devleti-suclamasi-12081.html

** İbrahim Sirkeci Londra Regent’s Üniversitesi’nde Ulusötesi Çalışmalar ve Pazarlama Profesörü olarak görev yapmaktadır.

Bu haftanın ikinci yarısında bir çalıştay için İstanbul’dayım. Kadir Has Üniversitesi’nde, Levent Soysal tarafından organize edilen çalıştay ‘göçler ve kimlikler hakkında herşey’ başlığını taşıyordu ve üç gün boyunca uluslararası göçü, çatışma, kimlikler, ulus devlet, alevilik, Atina’daki İstanbullular, Türkiye’de göçmenler gibi çeşitli temalar tartışıldı. Soysal, iyi bir iş çıkarmış ve kafa açıcı bir grubu bir araya getirmiş.
Bahane bu gündem olsun, İngiltere’de kriz ve göç meselesine dair birkaç satır karalayayım istedim. Mali kriz işsizlik oranlarını hızla artırıp insanları iş kaybetme korkusuyla ürkütmeye başlayınca siyaset sahnesi yeniden göçü önleme, göçü kontrol etme, kaçakları ve sahte sığınmacıları sınır dışı etme söylemleriyle kirlenmeye başladı.
Hafta başında İçişleri Bakanı, Kasım ayında uygulanmaya başlayan puan sisteminde değişiklikler olacağını ve göçmen işçilerin ailelerine verilen çalışma izinlerinin azaltılacağını ya da yasaklanacağını öngören değişikliklerden bahsetti. Bakan bir sürü de rakam verdi. Efendim göçmen sayısında ne kadar azalma olabileceği vesaire manasında bir ton hikâye. Muhafazakârlar, hemen diklenip asıl gerekli olanın yıllık kota konması olduğu buyurdular. Aşırı sağcı BNP (Britanya Ulusal Partisi) açıklama bile yapmadı. Ya da ben duymadım. Ne de olsa onların bir numaralı takipçisi sayılmam. Ama temel kaygı belli ki BNP’nin yükselişinin önünü almak.
İşçi Partisi’nin BNP’yi durdurma planları ne kadar başarılı olacak göreceğiz ama kesin olan şu: İşsizlik arttıkça başbakan Gordon Brown’ın “İngiliz işleri İngilizlere” sloganı daha çok taraftar topluyor ve tutuculaşıyor.
George Galloway’in partisi Respect (Saygı) dışındaki partilerin hepsi bu konuda göçmen karşıtı tavırları savunuyorlar. Bu onların en doğal hakkı. Tersini savunmak da öyle.
Sevimsiz olan ise ırkçılığın farklı biçimlerinin ‘dolaylı’ olarak desteklenmesi. Bunun en iyi örneklerinden biri ‘Migration Watch’ (MW);  sözümona bir düşünce kuruluşu. MW, İngiltere’de göç meselesini takip etmekle görevlendirmiş kendisini. Düşünce kuruluşu olduğu için araştırmalar yapar, raporlar yayımlar; düşünce üretir vesselam. Tarafsız ve güvenilir olduğunu göstermek için de kendilerini her şeyden önce “kâr amacı gütmeyen ve siyasi olmayan” bir örgüt olarak tanımlarlar.
Danışmanları arasında birtakım emekli büyükelçiler, oldukça deneyimli ve ünlü bir Oxford profesörü de (David Coleman) var olan bu ‘düşünceci’ kuruluş nedense pek bir yabancı düşmanı duruyor. Her raporları her açıklamaları doğal bir şekilde BNP’nin cephaneliğine katkı olabilecek cinsten. Dolayısıyla onların düşünceciliği bana daha bir düşünceli olmak gerektiğini düşündürtüyor.
Neyse bunlar oturup yeni bir rapor yazıvermişler. Birtakım istatistikler verip “bu göçmen meselesinin ne kötü bir bela” olduğunu izah etmeye çalışmışlar İngiltere’nin çok da ‘düşünmeyen’ kesimlerine. Benim de aralarında bulunduğum pek çok sosyalbilimcinin yaptığı analizleri ve yayınlarını gören raporlar hazırlamak isterseniz tabii ki varolan ayrımcılığın kimin aleyhine olduğunu görmek o kadar zor olmaz. Örneğin Müslüman bir Afrikalı siyah göçmenin işsiz kalma olasılığının, beyaz Hıristiyan bir İngiliz’e göre 40 kat dolayında daha yüksek olduğunu istatistiki olarak görebiliyoruz. Yani zaten “İngiliz İşleri İngilizlere” gidiyor! Bu işler bu kadar olumsuz bir açıdan ele alındıkça ciddi toplumsal yaralar açmaya da gebe.
Hafta ortasında Asya kökenli bir polis memurunun isyanına şahit olduk. Londra emniyet müdürlüklerinden birinde ırkçılık almış yürümüş. Meğer ki beyaz İngiliz polisler, Asyalı (Pakistanlı, Bengladeşli vs.) meslektaşlarına özel ihtimam gösterirlermiş. Onları siyah minibüslerle taşırlarmış! Polisin klasik beyaz minibüsleriyle renk uyumsuzluğu olmasın ve psikolojileri bozulmasın diye yapıyorlar sanırım! Yine bu düşünceli beyaz polisler, geceleri de cadı avına çıkar gibi bu Asyalı arkadaşlarını bulup, onlara abartarak ailelerinin ne kadar BNP’li olduğunu anlatırlarmış. Yok canım tehdit mehdit yok burada, sadece dostça muhabbet! Poliste kurumsal ırkçılık olduğu meselesi daha önce birkaç kez rapor edildi. Bakalım bu kez ne kadar maharetli çıkacaklar örtbas etmekte. Kriz derinleştikçe maalesef bu tarz söylemlerin derinleşeceğini ve yaygınlaşacağını bekliyorum. Her zamankinden daha çok yanılmak istiyorum.

* This article was first published in BirGun: http://www.birgun.net/haber-detay/ingiltere-de-kriz-ve-goc-karsitligi-12082.html

** İbrahim Sirkeci Londra Regent’s Üniversitesi’nde Ulusötesi Çalışmalar ve Pazarlama Profesörü olarak görev yapmaktadır.

Sadece Patagonya’da, Zimbabwe’de ve bir takım muz cumhuriyetlerinde olduğunu sanan varsa çok yanılıyor. ‘Demokrasinin beşiği’ de fena halde fişlemeyle meşgul. Özgürlükler örgütü epeydir polisin kişisel kayıt ve izleme yetkilerinin sınırlanması için kampanya yürütüyor. Bu hafta bilgi edinme kanunu kapsamında buz dağının ucu göründü. Kraliçemizin polisi en azından yedi yıldır görüntülü ve açıklamalı bir bilgi bankası oluşturuyormuş.
Londra ve genel olarak İngiltere’nin dünyanın video kameralarla en çok izlenen yeri olduğunu artık herkes biliyor. Londra’da sıradan bir günde 300 dolayında kamera tarafından kaydediliyorsunuz. Oxford Caddesi’nde ise ses düzeyini de otomatik olarak gözetleyen kameralar var. Yine bir George Orwell manzarası yani!..
Polis özellikle siyasi gösterilerde, toplantılarda sürekli video kaydı yapıyor ve takip ediyor. Polisin savunması, “gözetliyoruz ama kişisel bilgi bankası oluşturmuyoruz” şeklinde. Video kayıtlarını bilgi edinme kanunu çerçevesinde aldığımıza göre ‘bilgi bankası’ oluşturmadıkları kesin. Siz istiyorsunuz onlar bilgi çöplüğünden çıkarıp veriyorlar. Banka manka yok yani!
Medyaya düşen video kayıtlarında görülen o ki polis çekimlerde oldukça amatör ama gazetecileri taciz etmekte ise çok profesyonel. Polislerin kayıtlar hakkında kendi aralarındaki  konuşmaları da dudak uçuklatıcı. Neymiş efendim gazeteciler “çok soruyormuş, çok araştırmacıymışlar!” Ne bekliyordularsa! Araştıran ve soran gazeteciler! İnanılır gibi değil. Bir çevreci grubun mitinginde çekilmiş görüntülerde polisler, gazetecilerin miting alanına sık sık girip çıkmalarından da şikâyetçiler. Belki de haber peşindedirler değil mi? Gazeteciler bile arada haber yapabilir nitekim. Söyleneni yazan istenmeyene de bulaşmayan gazeteciler öyle anlaşılıyor ki ‘koskoca başbakanların’ değil koskoca kraliçelerin de rüyasıymış.
Sevgili Gordon okyanusları aşıp dünyayı kurtarmak için Obama’yı ikna etmeye çalışadursun ve ABD’nin karaoğlanı az naz yapadururken, milletçe devletten rol çalmaya da başlamışız. Ian Kerr adlı bir özel detektif 3000 dolayında çalışanın dosyalarını yapmış ve bunu da 40 kadar önde gelen büyük inşaat şirketine  satmış. Dosyada neler yok neler. 1980’e kadar geriye gidilen kayıtlarda Kerr, insanları bir güzel de sınıflamış. Bu konuda biraz yöntem öğrenmesi lazım; daha tutarlı standart kategoriler yaratabilirdi. Kerr, kaydını tuttuğu kişiler için “kesinlikle problemli, asla yaklaşmayın”, “komünist partili”, “grev örgütledi”, “ortalığı karıştırır, uzak durun” ve benzeri notlar düşmüş. Belli ki bu kişiler sektördeki dev ve muhtemelen iyi maaş veren şirketlere girememişler.
Bazı şirketler bu verileri satın aldığını inkâr ediyor, bazıları ise geçmişte aldıklarını ama artık kullanmadıklarını ifade ediyor. Şimdi krizle işsizlik arttığına göre özel detektifler sürümden kazanmak için fiyat kırmalılar bence. Şirketler için de ciddi tasarruflar söz konusu olacaktır, kızışan ajan piyasasında! Sanki bir başka ülke hatırlar gibiyim ihbarperver insanlardan müteşekkil, bu tarz dedektiflikleri dedesinin hayrına gönüllü ve bedava yapan? Adı aklıma gelmiyor şimdi!..
Devletler her yerde aynı galiba. Demokrasinin beşiği de olsa eşiği de olsa yeri geldi mi, ben sizden daha eşitim ve bazı şeyleri bilmezseniz sizin için daha iyi olur diyebiliyor ana ya da baba olan devlet. Yani biz sizin her şeyinizi kayıtlar ve gözetleriz sizse öyle her şeye burnunuzu sokmayın kuralı geçerli. Geçenlerde de Irak Savaşı kararının verildiği bakanlar kurulu toplantısının tutanakları son dakika da açıklanmaktan kurtuldu. Genelde öyle olur tesadüfen bu haklar vs. meselelerinde az buçuk samimi bulabileceğiniz bir bakan çıkar ve hayır açıklanmasın deyiverir. Bu kez  esas oğlan rolü Jack Straw’ındı. Bir süre daha bilemeyeceğiz nasıl karar verildiğini şu inanılmaz Irak işgaline.
Bu arada dikkatli olun, mitinglere gidin ve keyfini çıkarın nasıl olsa bir devlet devletlü kayıtlarına sizi çoktan almıştır. Hele de kimsenin çok sorgulayamadığı ya da ağzını açınca hemen hünkârdan tazminat davası yediği bir memleketteyseniz daha bir rahat olun. Her şey kontrol altında. Biri sizi gözetliyor! TV stüdyolarında kuyruk olmayın BBG (Biri Bizi Gözetliyor) evine girecem diye, evinizde oturun BBG ayağınıza gelir mutlaka. Ama özel dedektiflere dikkat edin! Bedava bilgi alınmasın; komisyonunuzu alın en azından!
İyi pazarlar diler Dünya Kadınlar Gününüzü ve Dünya Emekçi Kadınlar Gününüzü kutlarım. Gündüz düşleri görelim, dua edelim, belki rabbimiz bize de uygun bir şey düşürür; Cleveland’da ameliyat, New York’ta burslu eğitim, birkaç milyonluk gemicik  gibi…

* This article was first published in BirGun: http://www.birgun.net/haber-detay/kraliceler-de-fisler-12083.html

** İbrahim Sirkeci Londra Regent’s Üniversitesi’nde Ulusötesi Çalışmalar ve Pazarlama Profesörü olarak görev yapmaktadır.

Hepiniz duymuşsunuzdur geçen hafta sonu Kuzey İrlanda’da öldürülen Cengiz Azimkar’ı. Londra’nın kuzeyinden, Woodgreen’den askere giden Cengiz hem iyi bir futbolcu hem de iyi bir insan olarak bilinirmiş. Birlikte öldürüldüğü arkadaşı Quinsey ile birlikte Afganistan’daki birliklere katılmak üzereymiş ısmarladığı pizzaları almak için üssün kapısına çıktığında. Cengiz’in annesi İngiltere’nin kuzey batısından babası ise Kuzey Kıbrıs’tan. Cengiz ve Quinsey’in öldürülmesinin birkaç gün ardından da bir polis pusuya düşürülerek öldürüldü Kuzey İrlanda’da.
İki olay da İrlanda Kurtuluş Ordusu uzantısı gruplarca üstlenildi. Ve tabii ki hükümet yetkilileri dünyanın her yerinde olduğu gibi bir avuç terörist ve hainlerden bahsettiler. Bu açıklamalar ve  Kuzey İrlanda’daki askeri üssün komutanının sözlerine dikkat çekmek istiyorum. Askerlere hesap sormak her zaman ve her yerde bulunan bir lüks değil malumunuz. Burada bir parantez açalım, çünkü biraz protesto etmek mümkün.
Nitekim salı günü Irak’tan dönen 200 kadar askerin Luton’da yaptığı eve hoşgeldiniz tören yürüyüşü ‘katiller, Basra katilleri’ vb sloganlarla protesto edildi. İki kişi gözaltına alındı. Büyük oranda Müslümanın yaşadığı (yüzde 20 kadar) bir kente gelip Irak’taki savaşı kutlamak iğrenç yönünde açıklamalar yapan Luton protestocuları, kendisi de Asyalı Müslüman olan Adalet Bakanı Şahit Malik ayıpladı.
Bunu bir kenara bırakalım her zaman bir azınlık kökenli bakan bulunup bu konuşmalar yapılır nasıl olsa. Üssün komutanı iki askerin ölümünden sonra yaptığı basın açıklamasında önce saldırının ‘unprovoked’ yani kışkırtılmamış olduğunu söyledi. Kuzey İrlanda’daki Birleşik Krallık askeri varlığı düşünülürse, tamamen tartışmaya açık bir durum. Bush’a ayakkabı atan Iraklı gazeteci için de ‘unprovoked’ mu diyeceğiz; ya da Filistinlilere? Ya da ABD ordusu ve İsrail ordusunun varlığı daha mı tahrik edici? Sözün özü şu ki ‘Gerçek IRA’hiçsebep yokken saldırmış ve Afganistan’a göderilecek iki genç askeri öldürmüş? (İngiliz ordusunda öldürülünce şehit sayılıyor bilemiyorum).
Komutan’ın basın toplantısında sorulan sorular karşısında gazetecilere ‘benim işime burnunuzu sokmayın’ kıvamında cevapları çarpıcıydı. Güvenlik ve ulusal güvenlik meselesi pek bir yüceltildiği için ona dair herhangi bir sorgulama da bertaraf edilmiş oluyor. Dolayısıyla bu askerlerin ölmemesi için gerekli önlemler alınmışmıydı ya da alınan önlemleri gözden geçirmeyi düşünüyor musunuz? Sorusunu yanıtı da bu benim işim; herkes işine baksın olabiliyor. Halbuki risk ve sorumluluk düzeyleri farklı da olsa bu da bir kamu hizmeti ve şeffaf olunmasında hiçbir zarar yok. Birgün çıkıp maliye bakanı da işime burnunuzu sokmayın diyebilir.
Bu hafta tarihsel bir dava da gündemde: Askerlerin insan hakları davası! Kara kuvvetlerinde görevli bir er olan Jason Smith, Irak’ta kalp krizinden ölmüş ve ailesi adli inceleme talebinde bulunmuş ve yüksek mahkemeye taşınmıştı. Yüksek Mahkeme ordunun üsler ve üs dışı alanlar (savaş alanları) ayrımını reddederek talebi olumlu buldu. Ancak Savunma Bakanlığı kararı temyiz etti.
Eşitlik ve İnsan Hakları Komitesi de en temel insan hakkı olan yaşam hakkının üslerde ve üsler dışındaki tüm ordu mensuplarına eşit olarak uygulanması gerektiği ve ordunun bunları korumak için her türlü tedbiri alması gerektiği yönünde müdahil oldu. Ordu, üsler dışında bunun uygulanamayacağını savunuyor. Davanın arkasında İngiliz ordusunun Afganistan ve Irak’ta çeşitli kereler arızalı ve eski teçhizat, bozuk silahlar vs gibi basit tedbirsizlikler sonucu verdiği kayıplar var. Ancak dava hesap verilebilirlik açısından önemli. Çünkü eğer insan haklarının savaş alanlarını da kapsadığı kabul edilirse bu çeşitli savaşlarda ölmüş ya da yaralanmış askerlerin ve ailelerinin mahkemeye başvurabileceği anlamına geliyor. Dolayısıyla da bugüne kadar görmediğimiz, duymadığımız pekçok detay ortaya çıkabilir ve istemeyerek de olsa daha net bir hesap verilebilirlik kurulabilir. Bu insan hakları kaygısıyla değilse bile olası çok büyük tazminat talepleri nedeniyle çok mümkün.
Eğer temyiz reddedilirse, Savunma Bakanlığı yurtdışında görev yapan askerlere daha sıkı koruma sağlamak zorunda kalacak ve daha da önemlisi ölen askerlerin ailelelerine ve dostlarına tam olarak ne olduğu ve nasıl öldüğü bilgisinin verilmesi gerekecek. Yani eğitim zaiyatı ya da çatışmada kaybettik deyip geçilemeyecek. Daha çok soru daha çok (doğru) cevap.

* This article was first published in BirGun: http://www.birgun.net/haber-detay/asker-cengiz-ve-insan-haklari-12084.html

** İbrahim Sirkeci Londra Regent’s Üniversitesi’nde Ulusötesi Çalışmalar ve Pazarlama Profesörü olarak görev yapmaktadır.

Geçenlerde bir arkadaşım aradı, Middlesbrough’da yerel yönetim için bir araştırma yapıyormuş. Araştırmanın konusu Kürtlerle Güney Asya kökenliler (Hindistan, Pakistan Bengladeş) arasındaki  gerilim. Son zamanlarda bu iki grup arasında gerilimler ortaya çıkmış. Kabaca ‘kız meselesi’ diyebileceğimiz bir durum. Kürtler Güney Asyalıların kızlarına asılmaya başlayınca Güney Asyalı erkekler ve aileler rahatsız olmuşlar ve gerilimler yaşanmış. Meselenin özünü anlamak için de bir araştırma ısmarlanmış.
İngiltere epeydir Avrupa’da en çok sığınmacı alan ülkelerden biri durumunda. Kürtler de malumunuz Avrupa’ya en çok sığınmacı veren halklardan biri. Burada Kürtler derken Türkiyeli, Iraklı, İranlı, Suriyeli hepsini kastediyorum. Tabii ortada Kürdistan diye resmen tanınan bir devlet olmadığından bu sığınmacıların ne kadarının Kürt olduğunu da kestirmek mümkün değil. Örneğin 2001 yılında yapılan son İngiliz nüfus sayımına göre sadece 50 bin kadar Türkiye doğumlu yaşıyor adada. Ancak sırf Kuzey Londra’da bile bundan daha çok Türkiyeli varmış gibi gelir insana. İngiltere’deki kebapçı sayısı belki bu sayıyı bulmuştur. Neredeyse her köyde her kasabada en az bir kaç tane döner kebap dükkanı var. 2011’de yeni sayım yapılacak belki orada daha yeni ve net rakamlar çıkar ortaya.
1980’lerden bu yana Türkiye’den yüzbinlerce Kürt yurtdışına göç etti, sığınmacı, mülteci, göçmen işçi ya da kaçak göçmen oldu. Bunların önemli bir kısmı İngiltere’ye geldi. Bunun yanında Irak’tan Saddam döneminde ve ABD işgali sırasında ve sonrasında yüzbinlercesi yerinden oldu. Zamanın gazetelerinde, 2003 işgali sonrası Irak’ta yapılan ilk seçimlerde oy kullanma hakkı olan 150 bin kadar Iraklı’nın İngiltere’de bulunduğu tahmin ediliyordu. Ülkedeki toplam Iraklı nüfusu tahminleri ise 400 bine kadar çıkıyordu.
Kürtler genel olarak ülkelerindeki savaş ve baskıdan kaçtıkları için ve çoğu zaman başka göç yolu da bulamadıkları için çoklukla sığınmacı ve kaçak göçmen olarak geldiler İngiltere’ye. Çoğu zaman ülkelerindeki tehditler erkeklere yöneliktir. Örneğin Saddam Hüseyin’in ordusunda savaşmak istemeyebilirsiniz ve tek çıkış yolu ülkeyi terketmektir. Başka bir ülkede de korucu olmak istemeyebilirsiniz ve göçersiniz. Çoğu zaman göç yolunuz da çok tehlikelidir. Manş tünelini geçip İngiltere’ye girmek isterken Eurostar treninin altında kalanları ya da İrlanda’da TIR’ın içinde havasız kalarak ölenleri duyduk, gördük.
Dolayısıyla ailenizle derli toplu göç etmeniz mümkün değildir. Middlesbrough’da yaşananlar da bunun doğal sonucu gibi görünüyor. Yani ortada Kürt erkekleri açısından bir arz fazlası söz konusu. Genel olarak benim gördüğüm Müslüman gruplar arasında bu kız meselesi konusunda söylenmemiş bir uzlaşma var gibi. Hani ‘sen bizim bacımızsın’ kıvamında bir durum. Yani öyle birbirinin kızlarına ‘asılma’ pek yoktur.
Bu dayanışma tavrı başka şehirlerde ve başka konularda da mevcut. Örneğin kredi kartımdan adımın İbrahim olduğunu gören Pakistan kökenli bir pizzacının “kardeşim bu helal değil sana başka pizza verelim” dediğini ve siparişimi değiştirdiğini hatırlarım.
Kürtler açısından dayanışmanın bir başka boyutu da anavatanlarında pek kolay ve mümkün olmayan bir buluşma imkânına kavuşmaları. Türkiyeli, Iraklı ve İranlı Kürtler arasında ciddi bir dayanışma söz konusu. Bu ortak newroz kutlamalarında da görülebilir birlikte iş yapma da da. Bu işbirlikleri aynı zamanda ortak kültür ve dilin gelişimine de hizmet ediyor.
Tuncaygillerin Middlesbrough’su kuzeydoğuda küçük ve yoksul bir liman kasabası ve eski endüstri merkezlerinden biri olarak da dişe dokunur bir Güney Asyalı nüfus barındırıyor. 1990’lardan bu yana da ülkenin her yeri gibi Middlesbrough’ya da çok sayıda göçmen yerleştirildi. Nüfusu 140 bin kadar olan bu bölgede bin, iki bin kadar Kürt yaşadığı tahmin ediliyor. Güney Asyalılar ise 10-15 dolayında. Bu araştırmanın sonuçları açıklandığında bu ‘Middlesbrough’da kız meselesi’ni daha iyi anlayacağım ve sizlerle de paylaşacağım.

* This article was first published in BirGun: http://www.birgun.net/haber-detay/middlesbrough-da-kiz-meselesi-12085.html

** İbrahim Sirkeci Londra Regent’s Üniversitesi’nde Ulusötesi Çalışmalar ve Pazarlama Profesörü olarak görev yapmaktadır.

Bugün seçim günü, kiminiz gidip oyunu kullandı kiminiz kararsız kiminiz protesto ediyorsunuz. Hafta içinde haberlerde gördüm Bodrum’un İngiliz sakinleri DTP’nin seçim mitingine katılmışlar ve MHP’lilerin ve CHP’lilerin hışmına uğramışlar. Ülkemizin İngiliz asıllı sakinleri için bu epey bir entegrasyon işareti diye düşünüyorum. Türkiye özellikle son yıllarda İngilizler için önemli bir tatil ülkesi haline geldi. Aynı zaman da iki ülke insanının epeyce de kaynaşmaya başladığı kesin.
İrili ufaklı bütün İngiliz şehirlerinden yılın 8 ayı haftada en azından bir kaç sefer uçuş var Bodrum, Dalaman, Antalya ve İzmir havaalanlarına. Onun dışında da tarifeli seferlerde ciddi bir artış var. Bu ilginin İngiltere’nin Türkiye’nin AB’ye girmesini istemesiyle çok ilgisi yok sanırım ama bilemeyiz. Bunda tabii ki Türkiye’nin görece ucuz tatil olanakları sunması etkilidir. Ama aynı zamanda İngiltere’de yaşayan Türkiyelilerin de bir etkisi vardır.


Uzun lafın kısası, Mardin-Münih hattı gibi bilumum hat kurulmuş durumda. Bu sefer hat Mardin’e kadar uzanmıyor daha çok Bodrum, Marmaris’te kalıyor. Herhalde ülke genelinde Türklerin işlettiği lokantalar ve diğer küçük işletmelerde göreceğimiz en yaygın isim Marmaris’tir. İngilizlerin de artık önemli bir kısmı Türkiye denince daha çok bu yöreyi anlar oldu.
Bu sıkı çalışan hatlarda izdivaçlar da yoğunlaşmaya başlamış anlaşılan ki Türk ve Kürt erkekleri İngiliz magazin medyasına da sıklıkla düşmeye başladı. Yok aklınıza yarı çıplak bir sarışın fotoğrafının altına girilmiş ‘Türk erkekleri muhteşem. Ben var bi daha gelmek’ falan gibi haberler gelmesin. Bahsedeceğim işin daha çok öteki yüzüyle ilgili ya da daha gerçek.
Geçen hafta Boro’da kız meselesinden bahsetmiştim. Bu kez daha yaygın bir İngiliz gelinler meselesi var. Haftalık magazin haberlerinde ‘Türk sevgilim…’ konusu neredeyse rutin hale geldi. İnternet paylaşım sitelerinin yaygınlaşması Bodrum çapkınlarının işini biraz baltalayacak gibi. Çünkü ‘Türk erkek mağdurları’ diyebileceğimiz bir grup çeşitli internet forumlarında deneyimlerini paylaşmaya ve bir tür Türk erkeklere karşı bilinç yükseltme grupları oluşturmaya başlamış. Geçenlerde bir arkadaşımız benzer bir şeyi Rus kadınları ile ilgili aktarmıştı. Türk’ün gücü dünyaya duyuruluyor vesselam!
Kanal 4’te ‘sex trips for girls’, yani kızlar için seks turları başlıklı bir dizi belgesel yayınlanmıştı. Dominik Cumhuriyeti’nden Bodrum’a bilumum turizm mekanında genellikle orta yaşlı İngiliz kadınlarıyla onların çoğunlukla hizmet sektöründe çalışan ama çok da genç sevgilileri ile olan ilişkileri anlatılıyordu. Bu forumlarda  da benzer hikâyeler aktarılıyor ve İngiliz gelinler birbirlerini ve gelin olacakları uyarıyorlar sahtekarlara ve dolandırıcılara karşı.
En ilginçlerinden biri Sarah Kalender’in hikâyesi. Sarah’ın canına o kadar tak etmiş ki bütün enerjisini üç yıllık ilişkinin ardından ortadan kaybolan ve başka birisiyle yakalanan Türk damatı sınır dışı ettirmeye adamış. Bu yaz aşklarının temel özelliklerinden biri de bu; ilişkinin ömrü gelinin vatandaşı olduğu ülkenin göçmen kabul yasalarındaki sürekli oturum ya da vatandaşlık için gerekli süre ile sınırlı. Neredeyse bilimsel bir kesinlikle 3 artı 1 yıl ya da 5 artı 1 yıl diyebilirsiniz. Damat beyler genelde bu süre dolunca kayboluyorlar. Yani tanışma veya buluşma anındaki karmaşık duygular iyice karmakşıklaşıyor.
Sarah gibi, bir Türk’e gönlünü kaptırmış bir başka İngiliz gelinin ise yetişkin kızı çileden çıkmış neredeyse kendi yaşında olan üvey babasından annesini kurtarmaya çalışıyor. Ama insaflı bütün Türk erkeklerinin ‘böyle’ olmadığını da ekliyor. Bir başkası daha da ileri gidip işletmelerin ve bir takım potansiyel damatların listesini ve ne tür sahtekar olduklarını yayınlamış diğerlerini uyarmak için.
Kimisi artık iyice uzmanlaşmış karakter tahlilinde ve Türk ve Kürt erkekler arasındaki farkları da anlatmış, 9 aylık oğlunu inkar edip arazi olan Türk damattan şikâyet ederken.
Bodrum ve Marmaris’in cengâverleri ayağınızı denk alın aklınızı devşirin İngiliz gelinler bilinçleniyor ve de bileniyor! İyi pazarlar.

* This article was first published in BirGun: http://www.birgun.net/haber-detay/yaz-asklari-ve-ingiliz-gelinlerin-sikayeti-12086.html

** İbrahim Sirkeci Londra Regent’s Üniversitesi’nde Ulusötesi Çalışmalar ve Pazarlama Profesörü olarak görev yapmaktadır.